SORU ALINMAMAKTADIR...

LÜTFEN SORU SORMAYINIZ...

31 Mayıs 2009

MASA ÜSTÜ MOTİVE EDİCİ RESİMLER - 2. seri

bilgisayarınızın masa üstü için motive edici harika resimler
resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilir ve bilgisayarınıza indirebilirsiniz
















YORUM YAZ

30 Mayıs 2009

2010 ÖSS’DEN BAZI DETAYLAR


27 Mayıs 2009

İstanbul Kültür Üniversitesi'nin (İKÜ) "2010 Üniversiteye Girişte Yeni Sistem" konulu panelini izledim.


Yeni sınav sisteminde bir şeyler netleşiyor


İstanbul Kültür Üniversitesi'nin (İKÜ) "2010 Üniversiteye Girişte Yeni Sistem" konulu panelini izledim. ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, birinci bölümde kesinleşmemiş şekliyle yeni sınav sistemini anlattı. İkinci bölümde ise, rehber öğretmenlerden gelen soruları yanıtladı.


Düşünülen sistemde öğrencilerin ders grupları başarısı yerine, ders başarıları ölçülecek. Adaylara her dersin sorularını yanıtlamak için sınırlı süre vererek, ders puanlarının eşit koşullarda elde edilmiş karşılaştırılabilir ölçütler olması sağlanacak. Her sınavda birbiriyle ilişkili birkaç dersle ilgili soruların yanıtı istenecek. Ders puanlarını kullanarak çok sayıda puan hesaplanacak. Böylece seçme ve yerleştirmenin etkinliği artırılacak. Adayların ikinci aşama sınavlarından yalnız seçtiklerine girebilmeleri sağlanacak.

Birinci aşama
Üniversiteye girişte iki aşamalı sistem olacak. Nisan'ın ilk yarısında, Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) yapılacak. Haziran'ın ikinci yarısında, iki hafta sonu, beş ayrı oturumda Lisans Yerleştirme Sınavları (LYS) uygulanacak.


YGS'de Türkçe, temel matematik, sosyal bilimler ve fen bilimleri testlerinden soru çıkacak. Sorular genellikle lise 1'inci sınıf konularından gelecek ve öğrencilerin temel düzeyini ölçebilecek nitelikte planlanacak. Her testten 45 soru çıkacak ve süre 180 dakika olacak. Sınav sonunda, YGS-SAY, SÖZ ve EA olmak üzere 3 puan elde edilecek. Bu puanlar 1 ve 2 diye ayrılacak. Adaylar puanları doğrultusunda, 2 ya da 4 yıllık meslek yüksekokullarını, teknik ve mesleki eğitim fakültelerini seçebilecek. Ayrıca bu sınav sonuçlarıyla Açıköğretim ve özel yetenek sınavıyla öğrenci alan fakültelere de başvurulabilecek. Bunların dışında bazı lisans programları için de bu sınavın puanları öngörülecek. Bu sınavın en önemli rolü ise, adaylar bu üç puan türünün herhangi birinden belirtilen barajı aşabilirse Haziran'da uygulanacak olan LYS'ye girebilecek. Ayrıca birinci aşamanın, ikinci aşamayı yüzde 40-45 etkileyeceğini sakın göz ardı etmeyin. Kısacası bu sınav, mevcut ortak alan testiyle bilgi açısından birebir aynı olacak. Ancak soru sayıları bir miktar artacak.

İkinci aşama
Sıralama niteliğinde, ileri düzeyde bir sınav olarak tanımlanan LYS’ de, matematik (LYS 1), fen bilimleri (LYS 2), edebiyat-coğrafya (LYS 3), sosyal bilimler (LYS 4), yabancı dil (LYS 5) ile ilgili ders düzeylerindeki sınavlar olacak. Yerleştirmede, puan türü başarısı yerine, ilgili programın belirlenecek derslerdeki başarı puanı esas alınacak. Puanların oluşumunda, ortaöğretimle paralellik açısından, liselerdeki zorunlu alan dersleri kullanılacak.



Matematik-fen (MF1, MF2, MF3, MF4, MF5, MF6),


Türkçe-sosyal (TS1, TS2, TS3),


Türkçe-matematik (TM1, TM2, TM3),


Yabancı dil (DİL1, DİL2, DİL3) gibi yaklaşık 15 ayrı puan türü olabilecek.



Öncelikle size iyi bir haber vermek istiyorum. Yeni sınav sisteminde bölümlerin puan türü değiştirilmeyecek. Ancak aldığım bir duyumu, sizinle paylaşıyorum. Hukuk, psikoloji, sosyoloji gibi bölümler hem TM, hem de TS puanıyla öğrenci alabilecek. Her iki puan türünde ayrı ayrı kontenjan verilebilecek. Hatta sınıf öğretmenliğine 3 alandan öğrenci alınması söz konusu. Bu sınavlarda 90 soru çıkacak ve süre 150 dakika olacak. Sınavlarda her ders için ayrı kitapçık kullanılacak. Ayrıca her ders için, toplam sınav süresinde ayrı bir süre verilecek. Sonuçta bu sınav, mevcut alan testleriyle bilgi açısından birebir aynı olacak. Ancak soru sayısı YGS'de olduğu gibi, LYS'de de bir miktar artacak.

Yeni düşünceler
İki, üç üniversitenin dışında, üniversiteler itiraz etse de ağırlıklı ortaöğretim başarı puanının hesaplanmasında bir değişikliğin olmayacağını tahmin ediyorum. Anadolu öğretmen liselerinin katsayıları da masaya yatırıldı. Bu katsayılar da tartışılıyor. Meslek liselerini yakından ilgilendiren katsayı sorunu detaylı ele alındı. Ya genel liselerle eşitlenecek ya da birbirine yaklaştırılacak. Bence ikincisi olacak. Ünal hocamın sunumuna değerli kardeşim, İKÜ Arge Merkezi yöneticisi Burak Kıvanç'ın www.dogrutercih.com web sayfasından ulaşabilirsiniz.


Said GÜRSOY / SABAH

YORUM YAZ

23 Mayıs 2009

DERS ÇALIŞMAMIZI OLUMSUZ ETKİLEYEN ETMENLER


BAŞARISIZLIK KARŞISINDA YAPILMASI GEREKEN İLK İŞ; BAŞARSIZLIK NEDENLERİNİN ORTADAN KALDIRILMASI OLMALIDIR

Yanlış çalışma davranışları
Doğru çalışma yöntemlerini bilmemek, bildiği halde uygulamamak, çok ders çalıştığının sanılması fakat verimsiz ders çalışılması

Başaramama korkusu
Genel olumsuz öne yargılar yada bazı derslere karşı olumsuz ön yargılar, olumsuz düşünceler, olumsuz iç konuşmalar, bilinçaltını olumsuz programlama

Düzenli bir ders çalışma programımızın olmaması
Ders çalışmanın ders çalışma isteğinin geldiği zamanlara bırakılması, sadece sınav haftalarına bırakılması, kendine uygun bir ders çalışma programı hazırlamama

Zamanı verimli kullanamama
Zaman yönetiminde zaafların olması

Hedef belirlememe
Gerçekçi bir uzak hedef belirleme, ara hedefler belirlememe

Ders dışı faaliyetlere daha çok zaman ayırma
Özellikle uzun uzun telefon konuşmaları, mesajlaşmalar, yazışmalar, internet oyunları vb.

Sorunlarımızın ders çalışmamıza engel olmasına izin verme
Sorunları düşünmek için ayrı bir zaman ayırmayıp tüm günümüzü işgal etmelerine izin verme

Arkadaşlarımıza hayır diyememe
Prensip sahibi olmama, nefsimizin (id) isteklerini tahrik eden arkadaş önerilerine hayır diyememe, ısrarlara dayanamama, dirayetsiz davranma

YORUM YAZ

DERS ÇALIŞMA ORTAMI NASIL OLMALIDIR?


Çalışma ortamının ders çalışmaya uygun olması başarı için şarttır. Yani olmazsa olmazdır…

Çalışmaya başlamadan önce yapacağımız ilk şey, çalışma ortamımızı düzenlemek olmalıdır.

* Çalışmanızı mutlaka çalışma odanızda eğer çalışma odanız yoksa mutlaka sürekli çalıştığınız bir çalışma köşenizde yapmalısınız.

Çalıştığınız odayı iyice havalandırın çünkü havadaki oksijenin azalması gerginliğe yol açar ve bu durum baş ağrısı gibi öğrenmeyi güçleştiren birçok olumsuz etkene sebep olur.

Masanızın düzenli olmasına özen göstermelisiniz. Masanızın üzerinde sadece çalıştığınız dersle ilgili materyal bulunmalı gereksiz şeyler kaldırılmalıdır.

Çalışma odanız yeterince sıcak ve soğuk olmalı, iyi aydınlatılmalı ışık gözlerimizi yormamalıdır.

Çalışmanızda yeterince verim alabilmek için dengeli ve düzenli beslenmeli özellikle sabah kahvaltınızı düzenli ve yeterli kaloriyi alacak şekilde yapmalısınız. Sınavlara hazırlandığınız dönemlerde rejime girmeyi kesinlikle düşünmemelisiniz.

* Uykunuzun düzenine dikkat etmeli 7-8 saatlik uykunuzu almalısınız. (24:00’den sonraya kalmamalısınız ve gereğinden fazla uyumak da başarıyı olumsuz etkilemektedir)

Ayrıca uyku düzeninin çok fazla değişmesi başarıyı olumsuz etkileyen etkenlerdendir

* Çalışma odanız yoksa çalışma ortamında ailenizden sessiz olmalarını istemelisiniz.(televizyon, radyonun sesini açmamaları, yüksek sesle konuşmamaları gibi)

Ya da siz bu ortamda çalışmaya kendinizi alıştırmalısınız. ( fakat şartlat zorlanmalı ve ayrı bir odada bir masa düzenlenmelidir, TV’nin olduğu bir ortamda ders çalıştığımızı iddia etmek kendimizi kandırmak olur)

YORUM YAZ

DERS NASIL DİNLENMELİ ?


DERS DİNLERKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

* Konuyla ilgili bir ön okuma yapın. Temel kavramlara göz atın.
* Açlık, susuzluk gibi fizyolojik ihtiyaçlarınızı karşılayın.
* Dersi dinlemenizi ve izlemenizi sağlayacak şekilde ön sıralara oturun.
* Dikkat dağıtan arkadaşlarınızdan uzak durun.
* Anlatılanlardan yola çıkarak, anlatılacaklarla ilgili tahminlerde bulunun.
* Anlatılanların ana fikrini bulmaya çalışın. Anlatılanlar hangi konu üzerinde dönüyor?
* Anlatılanları kendiniz için anlamlı hale getirin.
* Konuyla ilgili düşüncelerinizi belirleyin.
* Anlamadığınız yerde soru sorun.

DİNLEME BECERİNİZİ GELİŞTİRMEK İÇİN BİRKAÇ ÖNERİ;

* Dinlemek için bir nedeniniz olsun.
* Dik oturun.
* Gözlerinizle iletişim kurun.
* Sözsüz ipuçlarına dikkat edin.
* Not tutun.
* Soru sorun ve sorulara cevap verin.
* Aldığınız bilgiyi bir başkasına aktarmanız gerektiğini varsayın.


ARAŞTIRMALAR DİNLEME KONUSUNDA BİZE ŞU BİLGİLERİ VERİYOR;

* Dinlememiz kısa süreli yoğunlaşmalar şeklinde olmaktadır. Dikkatiniz belli periyotlarla dağılır ve tekrar toplanır.
* Beynin düşünme hızı, konuşma hızından çok daha yüksektir. Bu nedenle dinlerken zaman zaman dikkatinizin dağılması normaldir.
* Başka şeyler yaparken iyi dinleyemeyiz.
* Öğrenme sürecine aktif olarak katılımda bulunduğumuz, sorular sorduğumuz, not tuttuğumuz zaman daha iyi dinleriz.
* Dinlemek için iyi bir nedeniniz varsa anlatılanları doğru ve tam duyarız.

alıntı

SORU SOR

22 Mayıs 2009

ÇOCUĞUNUZ İÇİN PRATİK BAŞARI SAĞLAMA METOTLARI


1-Çocuğun yanında yüksek sesle kavga etmekten kaçının.
Eşler arasında her evde zaman zaman gerginlikler yaşanabilir. Önemli olan eşlerin bu durumu çocuklarına yansıtmadan en makul şekilde çözüme kavuşturabilmeleridir. Yanında kavga edilmeyen ve huzurlu bir çocuğun tüm dikkatini öğrenmeye yoğunlaştırması kolaylaşacaktır. Aksi durumda çocuk derse ve öğrenmeye karşı bir ilgisizlik yaşayacaktır. Çocuğun kafası, aile içi ana-baba problemleriyle doluyken öğrenmeyi düşünmesi beklenemez.

2-Çocuğunuz, onun başarılı olacağına olan inancınızı bilmelidir.
Eğer siz çocuğunuzun başarılı olamayacağını düşünüyorsanız çocuğunuz da hemen bu fikre kapılabilir ve başarısızlığa uğrayabilir.

3-Çocuğunuzu övün ve motive edin.
Eğer çocuğunuzun başarılı olmasını istiyorsanız ona sürekli olumlu mesajlar vermelisiniz. Sen bunu yapamazsın, sen beceremezsin, aklın ermez gibi olumsuz mesajlar yerine sen bu işi yapabilirsin, bunu anlayabilirsin, bu işin üstesinden gelebilirsin mesajları vermeyi deneyin. Araştırmalar ailesi ve öğretmeni tarafından sevilen, ilgi gösterilen öğrencilerin daha başarılı olduğu yönündedir. Çocuğumuza her fırsatta onu sevdiğimizi hissettirmeli ve onun fikirlerine değer verdiğimizi göstermeliyiz.

Çocuğun başarısını övücü sözlerle destekleyen, başarısızlığında onu çalışırsan başarılı olursun sözleriyle yüreklendiren anne-babaların çocuklarının okuldaki başarılarının yüksek olduğu tespit edilmiştir.

Ebeveynlerin yaptığı en büyük hatalardan biri çocuğa “bu gidişle okulda başarılı olamazsın, bu kadar çalışmayla mı sınıfını geçeceksin, bak arkadaşına/ kardeşine toplantılarda öğretmen onun için hep güzel şeyler söylüyor, notları da çok yüksek” şeklinde ki motive edici!!!sözler ve kıyaslamalardır.

Sevgili anne babalar takdir edersiniz ki bu sözler öğrencide çalışma isteği doğurmaz ve motivasyon için işe yaramaz özelliklede bir başkasıyla kıyaslamak en büyük yanlıştır. Kendinizi çocuğunuzun yerine koyun eşinizin yaptığınız bir yemeği ya da müdürünüzün yaptığınız bir işi başkasınınkiyle kıyasladığını düşünün ne hissedersiniz?

Çocuğunuzun motivasyonunu artırmak istiyorsanız onu yine kendisi ile kıyaslayın bunu yaparken de özellikle önceki başarılarını vurgulayın. Başarısızlıkları konusunda ise konuşarak, herkesin hata yapabileceğini önemli olanın hatalarını anlayarak tekrar etmemesi olduğunu anlamasını sağlayın.

Başarının temelinde kişinin kendine olan güveni vardır. Kendine güvenen çocuklar kararlı ve bağımsız davranırken kendine güvenmeyen çocuk yapabileceğinin daha azını yapar.

Aşırı korumacı davranışlar, tembel, aptal gibi yargılayıcı ifadeler ve sorumluluk vermemek çocuğun güvensiz bir birey olarak yetişmesine neden olur. Sorumluluk almaya ve başladığı işi bitirmeye bebeklikten itibaren ortam oluşturulmadıysa okul zamanı geldiğinde de derslerinin sorumluluğunu almasını beklemek yanlış olur. Ona kendi istekleri ve yetenekleri doğrultusunda seçimler yapmasına izin verin. Fikrinizi söyleyebilirsiniz ama son kararı siz değil çocuğunuz versin.

4-Çocuğunuzun okul ve öğretmeniyle iyi bir diyalog kurun.
Anne, baba, çocuk üçgeni, okul ortamıyla birlikte büyüyecek ve bu üçgene bir başka kişi daha katılacaktır. Bu bakımdan öğretmen önemli konuma sahiptir. Öğretmen ile geliştirilecek diyaloglar ve samimi bir bağ çocuğun başarısını arttıracaktır.

Ailenin okuldaki etkinliklere katılmasının ve öğretmen ziyaretlerinin sıklığı da önemli etkenlerdendir. Ailesi okulla işbirliği içinde olan çocuk için bu durum ailesinin kendisi ile ilgilendiğinin bir göstergesidir. Tabi bu durum çok fazla abartılarak, çocukta “ailem beni takip ediyor, bana güvenmiyor” düşüncesinin oluşmasına neden olmamalıdır.

Okul aile işbirliği aynı zamanda verilen eğitim desteğinin öğretmen ile ortak anlayış içinde olmasını ve çocuğun çelişki yaşamasını önler. Öğretmeniyle kuracağınız iletişimde ilk adımın öğretmenden gelmesini beklemeden ilk adımı siz atın.

Unutmayın derste işlenilen konuyu öğrenmenin en iyi yolu dersi dinlemektir. Bu yüzden çocuğunuzun okula devamı konusunda takipçi olun. Çocuk çeşitli bahanelerle okula gitmekten kaçarsa (ki en çok kullanılan bahane hastalıktır) hem okula uyum sağlamada zorluk yaşar hem de verilen bilgilerden yoksun kalır. Okula gelmediği günler çok fazla veya sık olduğu takdirde ise telafisi zor olacaktır.

Anne babaların eğitim düzeyi yükseldikçe öğrencinin başarı düzeyi de yükselmektedir. Eğitim düzeyi denilence sadece okuma yazma bilmek, okul derslerine yardımcı olmak akla gelmemelidir. Anne babanın eğitim düzeyinin yüksek olması çocuklarıyla iyi bir iletişim kurmalarını sağlarken düşük eğitim düzeyi çocukların zihinsel gelişimlerini etkilemektedir. Özellikle annenin eğitim düzeyi yükseldikçe çocuğun okul başarısı da yükselmektedir.

5-Okul aile birliği toplantılarını kaçırmayın.
Bu tür toplantılar aile ile öğretmenlerin rahatça konuşabilecekleri ve çocuk hakkında görüşebilecekleri uygun ortamdır. Bu toplantıları kaçırmamaya özen gösterin.
“Öğretmenine söylerim seni döver” gibi ifadelerden kaçının.
Öğretmenle ilgili olumsuz değerlendirmeleri çocuğun yanında yapmayın.

Sizin okul ve öğretmene yönelik kaygılarınız çocuğunuz tarafından algılanır ve başarısını olumsuz yönde etkileyebilir.

6-Beklentileriniz gerçekçi olsun.
Her anne baba çocuğu için “derslerde çok başarılı bir çocuk” ifadesinin kullanılmasını ister. Ama başarının sadece derslerle sınırlı olmadığını unutmamak gerekir. Çocuğunuzun var olan zihinsel kapasitesini değiştiremezsiniz. Ama farklı alanlardaki yeteneklerini, ilgilerini keşfetmesine ve bunları en verimli şekilde kullanmasına yardımcı olabilirsiniz.

Çocuğunuzdan beklentilerinizi de yine çocuğunuzun kapasitesine uygun bir şekilde belirlemek önemlidir. Çocuktan var olanın üstünde bir performans beklemeniz ve bu konuda baskı yapmanız çocuğunuzu dersten soğutmaktan veya stres yaşamasından başka bir işe yaramaz.

Kısacası çocuğunuzun sınırlarını zorlamayın.

Anne babanın çocuklarından beklediklerini kendileri sergileyerek model olmaları gerekir. Örneğin; zamanı planlama, kitap, gazete okuma, sorumluluklarını yerine getirme, izlenilen televizyon programları, yatış ve kalkış saatleri beslenme düzeni… gibi.

Çocuğunuzun kendine ait bir çalışma odası olmasını bu mümkün değilse en azından her zaman çalışabileceği ve düzenli bir masası olmasını sağlayın. Şayet bir odası varsa odada dikkatini dağıtabilecek posterler olmaması ve çalışma saatlerinde televizyonun açılmaması konusunda titiz davranın.

Kendisine uygun bir çalışma programı oluşturarak zamanını verimli kullanması ve bu programa uyması konusunda yardımcı olun.

Çocuğunuzdan sürekli ders çalışmasını beklemeyin. 40-50 dakikalık çalışma sürelerinin ardından 10-15 dakika mola vermesini sağlayın. Önemli olan masanın başında ne kadar zaman geçirdiği değil, geçirdiği sürede ne kadar öğrendiğidir.

Ders tekrarlarına önem vermesi konusunda hatırlatıcı olun.

Ödevlerini yaparken yardıma ihtiyacı olduğunda sadece yol gösterici olun asla çözüm yolunu göstermeyin.

7-Sorulara cevap verin.
Çocuklar bitmek bilmeyen bir soru hazinesine sahiptirler. Sürekli soru üretirler. İşte bu
soruların cevap bulması da çocuğunuzun öğrenmeye karsı ilgisini artıracaktır.

Çocuğunuzu tanıyabilmek için ise öncelikle ona zaman ayırmanız gerekir. Çocuğu tanımanın en iyi yolu ise onunla sohbet etmektir. Çok yoğun anne babalar olabilirsiniz, önemli olan çocuğa ayrılan zamanın uzunluğu değil o zaman dilimini ne kadar verimli geçirdiğinizdir. Başarısı düşük olan çocuklarının çoğu özellikle “babalarının” kendilerine zaman ayıramadıklarını söylemektedir

Okuldan eve geldikten sonraki zaman dilimi çocuk için anne babasının kendisini dinlemesine ihtiyaç duyduğu bir süredir. Komik olaylar, tartışmalar, başarıları, yapamadıkları gibi yaşantıları dinlemeye zaman ayırmak hem çocuğunuzla ilgilendiğiniz duygusunu verir hem de okulda neler olup bittiğini anlamanızı sağlar.

Son olarak; Her ne kadar siz çocuğunuzun başarısı için bir şeyler yapamaya çalışarak iyi niyetli davransanız da gerisi öğrenciye kalmıştır. Ne siz ne de öğretmeni isteksiz bir öğrenciyi zorla harekete geçiremezsiniz.


Alıntı

SORU SOR

20 Mayıs 2009

MARİFETNAME seğirmeler


Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri anadolumuzda yetişmiş, önde gelen mutasavvıf ve mütefekkirlerinden biridir, Meşhur eseri Marifetname insan ve kainat hakkında önemli bilgiler vermektedir.

MARİFETNÂMEDEN

Başın üst kısmının seğirmesi : İyi bir makam ve mevkiden haber verir.

Başın ön tarafının seğirmesi : İyi bir devlet bulmaya işarettir.

Başın yan tarafının seğirmesi : Sağı ve solu hayırlı eyler.

Alnın seğirmesi : Sağda ise eğlence – Solda ise habere işarettir.

Kaşın seğirmesinden : Sağ ve sol her yer dostlukla dolar.

Kaşın ortası seğirirse : Sağı zevk – solu kederdir.

Dil seğirirse : sağı hüzün – solu coşkunluktur.

Gözün dışı seğirirse : Sağda kötüleme – Solda ziynettir.

Gözbebeğinin seğirmesi : sağ gözde olursa sıkıntı - solda sevinçtir.

Göz kuyruğunun seğirmesinde : sağ göz için sevinç - solda maldır.

Gözün altı seğirirse : Sağdaki iyiliğe – soldaki mevkiye alamettir.

Yanağın seğirmesi : sağda olursa hayır – solda olursa mala işarettir.

Burundaki seğirme : sağ tarafta kahır – sol taraftaki mevkiye alamettir.

Dudağın üst kısmındaki seğirme : Sağda olursa rızık – solda şenliktir.

Dudağın uç kısmının seğirmesi : Sağda zarar – solda esenliktir.

Dudak altının seğirmesi : Sağda ve solda daima güzellik alametidir.

Seğiren çene sağda eğlence – solda güzellik işaretidir.

Kulağın seğirmesi : Sağda ve solda güzel habere işarettir.

Boğazın seğirmesi : sağda mala – solda üzüntüye işarettir.

Arka omuzların seğirmesi : Sağda üzün – solda keder alametidir.

Kol pazularının seğirmesi : Sağda olursa rızık – solda olursa mala çıkar.

Bilek seğirirse : Sağda ve solda iyi habere işarettir.

Kolların seğirmesi : Sağda kötüleme – solda ayıptır.

Elin bilekleri seğirirse : Sağda mala – solda meşakkate delildir.

Elin sırtı seğirirse : Sağdaki üzüntüye soldaki şerefe alamettir.

Avucun seğirmesi her ikisinde de rızık ve mala işarettir.

Başparmak seğirmesi sağda yük – solda üzüntüdür.

Şahadet parmağı titreyip seğirirse : Sağ ve solda yeni sebeplere çıkar.

Ortak parmak seğirirse : Sağda olursa üzüntü – solda olursa neşedir.

Serçe parmak seğirirse : Sağda makam – solda gam işaretidir.

Yüzük parmağının seğirmesi : Sağda mal – solda hayır.

Göğüs seğirmesi : Sağda hüzün – solda sevinç olur.

Meme seğirmesi : Sağda makam – solda sevinç işarettir.

Karnın seğirmesi : Sağda kavuşma – solda neşedir.

Göbek seğirmesi : Sağda üzüntü – solda esenliktir.

Böğür seğirmesi : Sağda mevki – solda rızık alametidir.

Oyluğun seğirmesi : Sağda güzellik - solda oğul işarettir.

Kasık seğirmesi : Sağda olursa cima – solda yolculuktur.

Husyelerin seğirmesi : Sağda çocuk doğumuna – solda kedere işarettir.

Makatın seğirmesi : Sağda mal – solda yola işarettir.

Baldır seğirmesi : Sağda olursa eğlence – solda yolculuk işaretidir.

Diz seğirmesi : Sağda üzüntü – solda sevinç alametidir.

Diz altı seğirmesi : Sağda yola – solda kedere çıkar.

Bacak seğirmesinden : Sağda mal – solda mevki görünür.

Sırtın ortasının seğirmesi : Sağda yol – solda erzak işaretidir.

Karın arkasının seğirmesi : Sağda mal – solda ayrılık alametidir.

Topuğun seğirmesi : Sağda mal – solda yolculuk alametidir.

Ayak arkasının seğirmesi : sağda hüzün – solda esenliğe çıkar.

Elin kemiği seğirmesi : Sağda yolculuk – solda mal demektir.

Avuç seğirirse : Sağda yola - solda şeref kazanmaya delildir.

Başparmak seğirmesi : Sağda mal – solda murada çıkar.

İkinci parmak seğirmesi : Sağda ve solda iyi habere işarettir.

Ortak parmaklar seğirirse : Sağda ve solda çekişmeye sebep olur.

Yüzük parmağı seğirirse : Sağda çekişme – solda sevinç vardır.

Küçük parmak seğirirse : Sağda ve solda rızık ve mal demektir.


Eğer bir yerin seğirirse bak ve bu söylediklerimizi hatırla ve şüpheye düşmeden inan. Bir damar yerinden oynuyorsa onu hareket ettiren mutlaka ALLAHU Teâlâ’dır. Damarın sana vermek istediği işareti anla ve arkasından gelecek olanı bekle.

Erzurumlu
İbrahim HAKKI Hazretleri
(Kuddise sirruh)

masaüstü için motive edici resimler

resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilir ve masaüstü arka plan resmi olarak düzenleyebilirsiniz

























YORUM YAZ

19 Mayıs 2009

ALLAH İLE KUL ARASINA GİRMEK NE DEMEK?


Çevremizdeki bazı insanların zaman zaman ‘Bir mürşide bağlanmak gerek, tövbe alıp tasavvuf terbiyesine girmek lazım!..’ diye söze başladıklarında, kendilerine nedense hep aynı karşılık verilir:


“Allah ile kul arasına kimse giremez!..”

Çoğu kimseler bu sözle, tasavvuf yoluna girenlerin Allah ile aralarına Allah’ın razı olmadığı kimseleri koyduğunu, bir mürşide bağlanmakla şirk tehlikesine düştüklerini, kendilerinin ise böyle bir tehlikeden uzak olduklarını anlatmaya çalışırlar.

Acaba işin gerçeği böyle mi?

Bu sözün gerçek manası bilinmezse fitne kaçınılmaz olur; zarar verir. Bu zarar imana dokunur, dini zedeler, din kardeşliğini sarsar, kardeşlik ruhunu öldürür.

Allah ile kul arasına kimse giremez sözü, niyete göre farklı sonuçlar doğurur.

Eğer bu söz:
“Ben Allah’a kullukta önümde kimseyi istemem, peygamber, kitap, alim, mürşit tanımam, istediğim gibi kulluk yaparım, keyfimce ibadet ederim.”
Anlamında söyleniyorsa insanı dinden çıkarır. Daha doğrusu böyle düşünen kimse küfür, isyan ve gaflet içinde kalmış demektir.

Eğer bu söz:
“Ben Allah’a giden yolda Allah’ın peygamberi ve kitabı ile yetinirim, onlar ne diyorsa onu yaparım, başka kimseyi kabul etmem, alimlere bakmam, velilere bağlanmam, mezhepler beni ilgilendirmez, dini kendi anladığım gibi yaşarım”
Anlamında söylenmişse, söyleyen sorumludur. Bu kişi inanç esaslarını zorlamış, kendini tehlikeli bir sona doğru sürüklüyor demektir. Çünkü arada alimler olmadan kendi başına dinin öğrenilmesi, anlaşılması ve yaşanması nasıl mümkün olacak!?

Oysa Kur’an ve Sünnet, hak yolda birlik (cemaat) olmayı, bu beraberliğin başındaki imama itaat etmeyi, topluca Allah’ın ipine sarılmayı, hep birlikte tövbe etmeyi, bilmediklerimizi âlimlere sormayı, takva ve iyilikte yardımlaşmayı, bunun için Allah’ın sadık kulları ile beraber olmayı açıkça emretmektedir.

Dinin hükmü bu iken, bir mümin hangi delil ve mantıkla, ‘Bana bunlar gerekmez’ diyebilir? Dese bile bunun Allah katında ne kıymeti olabilir? Eğer bu söz:

“Allah benim her hâlimi görüyor, biliyor, sözümü işitiyor, niyazımı dinliyor. Ben namazda, secdede, zikirde, duada ve tövbede kalbimi Rabbime bağlıyorum. Onun için gönlüme kimseyi koyamam, kimseden bir şey bekleyemem. Benim korkum, sevgim, niyetim, hedefim sadece Allah’tır.”

Anlamında söyleniyorsa ne güzel. İşin doğrusu da budur, böyle olması lazımdır.

Zaten bütün peygamberler kalbi dünyadan çekip bu şekilde Allah’a bağlamak için gelmişlerdir. Onlara vâris olan alimlerin ve kamil mürşitlerin işi de budur. Buna Allah adamı olmak denir.

Ama ne var ki, kalbin bütün varlıklardan çekilip sadece Yüce Allah’a bağlanması kolayca elde edilecek bir nimet değildir. Bu tam bir hürriyet hâlidir. Arifler o hâli elde etmek için nefisleri ile bir ömür mücadele vermekte ve Allah ile aralarına giren engelleri yok etmek için mücadele etmektedirler.

Şu halde Allah ile aramızdaki engeller nedir?

Allah’a gitmek, Allah’a kavuşmak deyince ne anlaşılmalıdır?

Bizi ilgilendiren konu budur.

Allah’a gitmek gönül ile olur. Allah’a ulaşmak bir hâldir, sevgidir, aşktır. Bu kavuşma dışa doğru değil, içe doğrudur. Kalıp ile değil kalp iledir.

Kalpleriyle manevi engelleri geçenler, nefislerini aşanlar Yüce Mevla’yı bulurlar. Allahu Teala’nın insana şah damarından daha yakın olduğunu anlarlar. Bu buluşma O’nun razı olduğu amelleri yaparak gerçekleşir.

Bu iş insanın nefsi ve keyfine göre değil, Yüce Allah’ın çizdiği sınırlara göre olur. Bu sınırlara din denir.

Bizi Yüce Allah’a götürecek tek din İslam’dır. İslam, Kur’an ve Sünnetin çizdiği yoldur. Kur’an, Yüce Rabbine kavuşmak isteyenlere yolu şöyle tarif eder:

“Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa salih amel yapsın ve Rabbine ibadetinde hiç kimseyi ortak etmesin.”

Demek ki Yüce Allah’a gitmek için iman, ihlas ve salih amel lazımdır. Allah’a giden yola uyanık kalple varılır, sevgi ile engeller aşılır, ihlasla hedef bulunur. Bu yolun başı ve sonu edepten ibarettir.

Bu yolun en büyük engeli nefis, en azılı düşmanı şeytan, en sarp yokuşu dünyadır. Nefis edeple süslenmeden, şeytan sindirilmeden, dünya sevgisi kalpten silinmeden Yüce Allah’a gidilemez.

Buna manevi terbiye ve arınma denir. Kendisini aşamayan insan, varlığın sahibine ulaşamaz. Bir arif şöyle diyor:

Allah’a giden yol iki adımdır:

Birinci adımda nefsine bas...

İkinci adımda Rabbine kavuşursun.


KAYNAKLARIYLA TASAVVUF
DR. DİLAVER SELVİ
SEMERKAND DERGİSİ



alıntı
menzil.net

YORUM YAZ

ÖFKEMİZİ NASIL KONTROL ALTINA ALABİLİRİZ?


öfkemizi kontrol altına almalıyız,
bu her insan için mümkündür, yeterki inansın...


Öfkemize Yenilmemek

Öfke Nedir?

“Öfkeyle kalkan zararla oturur”, “Keskin sirke küpüne zarardır” gibi atasözlerimiz “barut gibi”, “saman alevi gibi parlar” “kafasının tası attı”, deyimlerimiz öfkeyi hepimizin tanıdığının ve her dönemde var olduğunun bir kanıtıdır.

Öfke, insanın mutluluk, üzüntü, korku ve nefret gibi temel duygularından birisidir. Bireyin planları, istek ve ihtiyaçları engellendiğinde, haksızlık, adaletsizlik ve kendi benliğine yönelik bir tehdit algıladığında yaşanabilmektedir.

Arkadaşınıza, annenize, kardeşinize, sokaktaki adama, öğretmeninize ya da amiriniz gibi belli bir insana öfkelenebileceğiniz gibi; uzayan kuyruklar, trafik sıkışıklığı, planlanan bir işin bozulması gibi bir olaya da öfkelenebilirsiniz.

Öfke uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrol edilemez olup yıkıcı hale dönüşürse okul ve iş hayatında, kişisel ilişkilerde ve genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açabilir.

Öfke ve saldırganlık, çoğu zaman birbiriyle ilişkili olarak ele alınmakta ve birbiriyle bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. Saldırganlık bir davranıştır; öfke bir duygudur. Öfke bazen saldırganlığa yol açar, fakat çoğu zaman saldırgan davranışın başlatıcısı değildir.

Ne Zaman Öfkeleniriz?
* Kişiliğimize saldırıya geçildiğini düşündüğümüz zaman,
* Kışkırtıldığımız zaman,
* Hayal kırıklığına uğradığımız zaman,
* Stres altında olduğumuz zaman,
* Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz zaman,
* Kendimizi ifade edemediğimiz zaman, öfkeleniriz.

İnsanların Öfke İfadeleri Neden Farklıdır?
Genetik ya da fizyolojik nedenler; bazı insanların doğuştan sinirli, alıngan ve kolayca kızabilen yapıda olduklarına dair görüşler bulunmaktadır.

Sosyo-kültürel nedenler; öfkenin bastırılması gereken olumsuz bir duygu olduğunu öğrenerek büyürüz çevremizdeki yetişkinlerin öfkelendiklerinde sergiledikleri davranışları model alabiliriz.

Öfkeyle Başa Çıkma
Öfkeyle başa çıkma, öfkenin bastırılmasını ve saklanmasını değil, tanınmasını gerektirir. Bireyler ancak öfkelerini tanıdıklarında, öfkesinin zararlarından kurtulabilirler ve onu kendileri için yapıcı bir şekilde ifade edebilirler.

Öfke duygularıyla başa çıkmak için bilinçli ya da bilinçsiz bazı yollar kullanılmaktadır. Bunlar kısaca; İfade etme, bastırma ve sakinleştirmedir.

Öfkeyi Sözel Olarak İfade Etmek
Öfkeyi saldırganlıkla değil de sözel olarak ifade etmek, bunlar içinde en sağlıklı yoldur. Bunu yapabilmek için, bireyin istediklerinin ne olduğunun farkına varması, bunları açık ve karşısındakini incitmeyecek bir şekilde aktarabilmesi gerekmektedir.

İkinci yol, öfkeyi bastırmaktır.
Kızgınlığınızı içinizde tutup, onu düşünmemeye çalışıyor ve dikkatinizi daha olumlu bir şeylere yönlendiriyorsanız, bu yolu kullanıyorsunuz demektir.

Bu bazen işe yarasa da sürekli olarak bu yolu kullanmak, çok sağlıklı olmayabilir. Eğer kızgınlık doğru bir biçimde ifade edilemezse, bir süre sonra bu duygu kişinin kendisine döner ve yüksek tansiyon, psikosomatik rahatsızlıklar (ülserler, alerjiler vb.) ya da depresyon gibi sorunlara yol açabilir.

Öfke yaşadığınızda kendinizi sakinleştirmeye çalışmak, üçüncü seçeneğinizdir. Nefes alıp verişlerinizi, kalp atış hızınızı kontrol ederek, kendinizi fizyolojik olarak sakinleştirip, içinizdeki öfke duygusunu hafifletebilirsiniz.

Öfkenin Yönetimi
Öfke yönetimi tekniklerinin amacı, kızgınlığın ve öfkenin yol açtığı duygusal ve bedensel tepkileri azaltabilmektir. Siz de kızgınlığa yol açan insanları, olayları yok edemezsiniz; onlardan kaçınamazsınız; onları değiştiremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey bu insanlar ya da olaylar karşısında gösterdiğiniz içsel ve dışsal tepkilerinizi kontrol edebilmek, onları yapıcı bir şekilde yönetebilmektir. Eğer kimi zaman kontrolü kaybettiğiniz oluyorsa ya da kaybedeceğinizden korkuyorsanız, bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz.

Öfkemizi boşaltmak iyi midir?
Psikologlar artık bunun çok yanlış ve tehlikeli bir inanç olduğunu göstermişlerdir. Araştırmalar, kızgınlık duygusunun “boşaltılması”nın kızgınlık, öfke ve saldırganlığı daha çok arttırdığını ve sorunu çözmek için hiç bir yararı olmadığını göstermektedir. Onun için en iyisi, öfkenizi neyin başlattığını bulmak ve kendinizi öfkeyle kaybetmeden, bu nedenlerle başa çıkabilme yollarını öğrenmektir. Örneğin, asıl kaygı duyduğunuz şey, kendinizi güvencede hissetmeme iken, bambaşka bir şeye bağırıp çağırabilirsiniz.

Hangi Yöntemler Öfkenizin Taşmasını Önler?

Gevşeme:
Derin nefes alın, sakinleştirici durum ve manzaraları zihnimizde hayal ederek canlandırmaya çalışın. Bu sakinleşmemize yardımcı olur.

Deneyebileceğiniz bazı basit yöntemler şunlardır:
Karnınızı dolduracak şekilde derin nefesler alın; göğsünüzün üst kısmıyla nefes almanız sizi rahatlatmaz. Nefes alıp verdiğinizde göğsünüz değil, karnınız şişmelidir.

Derin nefeslerinizi alırken, kendi kendinize tekrar “Gevşe!” ya da “Sakin ol!” diyerek telkinde bulunun.

Hayal ederek sizi gevşetecek bir yer ya da ortamı düşünün ve gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Geçmişte çok sakin olduğunuz bir yeri hatırlayın.
Bu teknikleri her gün pratik yaparak ezberlerseniz, daha sonra karşılaşacağınız gergin ortamlarda otomatik olarak uygulayabilirsiniz.

Düşünceleri Değiştirme;
Öfkeli insanlar düşüncelerini küfrederek, bağırıp çağırarak ifade etme eğilimindedirler. Kızgın olduğumuz zaman genellikle, olayları istemeden abartılı ve çarpıtılmış olarak algılarız. Bu tür düşünce biçimlerinizi fark edin ve yerine daha mantıklı olanları yerleştirin.
Örneğin kendi kendinize, “Eyvah, her şey mahvoldu!” gibi bir şeyler söylemek yerine, “Dünyanın sonu değil ve buna şimdi öfkeleniyor olmam bu olayı olmamış hale getirmeyecek.” diyebilirsiniz. Her iki düşünceyi de zihninizden geçirerek deneyin. Öfkenizin hangi düşünceyle arttığını ya da azaldığını görün.

Farkında olmadan çok sık kullandığımız ve bizi kızgınlık duygularına hazırlayan, “asla” ya da “her zaman” gibi sözcükleri zihninizde yakalamaya çalışın. “Hiç bir şey asla düzelmeyecek ” ya da “Her zaman haksızlığa uğrayan ben olurum.” gibi cümleler oldukça hatalıdır.

Öfke duygunuzda haklı olduğunuzu düşünmenize de yol açar. Durumla ilgili yargıyı koyduğunuz için problemin çözümüne de katkıda bulunmaz. Mantık öfkeyi yener, çünkü öfke haklı bir nedene bağlı olsa da, çok çabuk mantık sınırlarını aşabilir. Bu yüzden öfkelendiğinizi hissettiğinizde mantığınıza sığının. Kendinize “Tüm dünyanın size kazık atmaya çalışmadığını” hatırlatın. Sadece, yaşamın iniş ve çıkışlarından bazılarını yaşadığınızı düşünün. Öfkenizin kontrolden çıkmaya başladığı her zaman, bu yönteme başvurun. Bu daha dengeli bir bakış açısını yakalamanıza yardımcı olacaktır.

Öfkeli insanlar her şeyi talepkar bir şekilde isterler, diğer deyişle kendilerine hak görürler. Bu durum, adalet için de böyledir, takdir, kabul, onay, vb. için de böyle. Herkesin bu değerlere ihtiyacı vardır. Elde edemeyince hepimiz üzülür, incinir, hayal kırıklığına uğrarız. Ama kızgın ve öfkeli insanlar, bunları talep ederler. Talepleri karşılanmayınca, hayal kırıklıkları engellenme duygusuna, o da öfkeye döner. Bu insanlar, düşünceleri üzerinde çalışıp onları yeniden yapılandırırken, bu talepkar özelliklerinin farkına varmalı ve beklentilerini arzulara dönüştürmelidirler. Diğer deyişle, istediği herhangi bir şey için, “bana verilmeli” ya da “benim olmalı” demek yerine, “bana verilmesini isterdim” diye düşünmenin daha sağlıklı olduğunu görmelidirler.

Problemi çözme
Bazen öfke duygularımız yaşamımızdaki gerçek ve kaçınılmaz sorunlardan kaynaklanıyor olabilir. Kızgınlık duyguları böyle zamanlarda bu zorluklar karşısında yaşanan doğal ve sağlıklı duygulardır. Böyle durumlardaki en yararlı tutum; önce durumu değiştirip değiştiremeyeceğimizi araştırmaktır. Değiştirebileceğimiz bir şeyse çözüm yolları araştırılabilir. Değiştirilemeyecek bir durumsa, çözüm için uğraşmak yerine, yapılacak en iyi şey sorunla yüzleşmektir.

Elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışın ama yanıtları hemen bulamıyor, sonuca hemen ulaşamıyorsanız, kendinizi cezalandırmayın.

Daha iyi iletişim
Öfkeli insanlar genellikle düşünmeden yargılama ve bu yargıları yönünde davranma eğilimindedirler. Bu yargılar da bazen çok gerçek dışı olabilmektedir. Eğer çok elektrikli bir tartışma içine girdiyseniz, ilk yapacağınız şey; Yavaşlayıp gösterdiğiniz tepkileri gözlemek olmalıdır. Aklınıza gelen ilk şeyi söylemeyin, yavaşlayın ve asıl söylemek istediğinizi düşünün. Aynı anda karşınızdakinin de söylediklerini duymaya ve anlamaya çalışın. Hemen cevap vermeyin. Öfkenizin altında ne yattığını da anlamaya çalışın.

İnsanın eleştirildiği zaman savunmaya geçmesi doğaldır, ama siz de saldırıya geçip savaşmayın. Onun yerine söylenenlerin altında yatanı bulmaya, asıl söylenmek isteneni dinlemeye çalışın. Ya da belki o ortamdan biraz uzaklaşıp rahatlamak isteyebilirsiniz. Ama kendinizin ya da karşınızdakinin öfkesinin kontrolden çıkmasına izin vermeyin. Sükûnetinizi korumanız, durumun raydan çıkıp bir felakete dönüşmesini engelleyecektir.

Öfkesi çok yoğun olan kişinin davranışlarının altındaki temel mesaj, “Her şey benim istediğim gibi olmalı!”şeklindedir. Öfkeli insanlar kendilerinin ahlaken haklı ve doğru olduklarına inanırlar. Planlarını değiştirmelerine ya da engellenmelerine yol açan her türlü olay/durum, onlar için dayanılmaz bir aşağılanma gibi algılanır. Kendilerinin bu şekilde sıkıntı yaşamamaları gerektiğini düşünürler. Belki başka insanlar sıkıntı çekebilirler ama onlar değil!

Çevrenizi değiştirmek
Bazen, sinirlenip öfkelenmemize yol açan “şeylerin” yakın çevremizde olduğunu fark ederiz. Sorunlar ve sorumluluklar üzerinize öylesine yıkılır ki düştüğünüz tuzağa ve o tuzağı temsil eden insanlara karşı öfke ile kavrulursunuz. Biraz ara verin. Gün içinde özellikle stresli olacağını bildiğiniz saatlerde, sadece kendiniz için kullanacağınız bir zaman ayırın. Örneğin çalışan bir anne, eve geldiğinde kendisine ayıracağı bir 15 dakikalık süre olursa, çocuklarının isteklerine, parlamadan daha iyi yanıt verebilir.

Kendinizi rahatlatabilmek için birkaç ipucu daha
Zamanlama: Eğer bir kişiyle belli konuları belli saatlerde konuşuyorsanız ve bu konuşmalar da hep tartışma ile sonuçlanıyorsa, bu tür konuları konuşma saatinizi değiştirin. Belki yorgun, dikkatsiz oluyorsunuzdur ya da bu sadece bir alışkanlık haline gelmiştir.

Kaçınma: Eğer çocuğunuzun odasındaki dağınıklık odanın önünden her geçişte “kafanızın tasını attırıyorsa”, kapıyı kapatın. Sizi öfkelendiren şeylere bakmaktan kendinizi alıkoyun. “Ama öfkelenmemem için çocuğumun odasını temiz tutması gerekir.” demeyin. Konu şu anda bu değil. Konu kendinizi olabildiğince sakin tutabilmektir.

Alternatifler bulun: Bazı olaylar sizi öfke duyguları içinde bırakıyorsa, bunu çözmeyi bir iş edinin ve uygun yollar araştırın. Danışmanlığa ihtiyaç duyuyor musunuz?

Eğer öfkenizin, kontrolünüz dışına çıktığını düşünüyorsanız, ev ve iş hayatınızın önemli boyutları bu duygudan etkileniyorsa, bir psikologun danışmanlığına başvurabilirsiniz.

Unutmayın, öfkeyi yok edemezsiniz, tüm çabalarınıza rağmen sizi öfkelendirecek olaylar olacaktır.

Yaşam her zaman için engellerle, acılarla, kayıplarla ve diğer insanların onlardan beklemediğiniz davranışlarıyla dolu olacaktır. Bunu değiştiremezsiniz. Ama bu olayların sizi etkileme biçimini değiştirebilirsiniz. Kızgınlık ve öfke tepkilerinizi kontrol ederek, uzun vadede onların sizi daha mutsuz kılmasını önleyebilirsiniz.

Alıntı
Not: Bu yazıda Türk Psikologlar Derneği yayınlarından yararlanılmıştır.
Uzm. Psk. Nurgül Yılmaz

YORUM YAZ

Ders Çalışma İsteği Nasıl Uyandırılır?

bu yazıda; ders çalışma alışkanlığının kazanılması için yapılması gerekenlerin ilk basamak önerilerini bulabilirsiniz

Öğrencilerin ders çalışmaya başlayamamalarının nedeni “Niçin çalışmalıyım?” sorusuna yanıt verememelerinden kaynaklanır.

Her davranışın bir nedeni olduğu gibi ders çalışmanın da bir nedeni vardır. Nedensiz eylem gerçekleşmez. Ders çalışmanın da nedenlerinin öğrenci tarafından ortaya konmalıdır.

Ders çalışmak istenen bir davranış değildir. Hangi öğrenci ders çalışmanın, televizyon seyretmekten, gezmekten, eğlenmekten, keyfine göre hareket etmekten daha zevkli olduğunu söyleyebilir? Öğrencilerin çoğu ders çalışmaktan hoşlanmaz. Onu sadece yapılması zorunlu olan bir davranış olarak algılar.

Birey psikolojik olarak tüm davranışlarını istediği yöne doğru yönlendirir. Hiç kimse istemediği, zevk almadığı bir işi severek yapamaz. Hele bir de ders çalışmama gibi bir tercihi varsa bu tercihini hep çalışmamaktan yana kullanır.


Davranışların ortaya çıkması iki yolla olur. Birey önce bir eylemi yapmak ister zihninde o eylemi tasarlar. Sonra düşündüklerini harekete geçirerek eylemi gerçekleştirir. Bu süreç daha çok isteyerek yapılan davranışlar içindir. İstenmeyen davranışlar da ise önce harekete geçilir sonra eylemi yapma isteği uyanır.

Bu durumda ders çalışma davranışı da iki yolla gerçekleşir. Önce ders çalışmaya başlarız. Sonra onu sevmeye ve devam ettirmeye çalışırız. Ders çalışma isteğinin ortaya çıkmasını şu şekilde izah edebiliriz:

1-Ders çalışmaya başlamak ve sürdürmek

2-Çalışma isteğinin uyanması

3-Başarı

Çalışma istediğini uyandırmak için çalışmaya başlayın ve bunu sürdürmeye çalışın. Bir süre sonra ders çalışmayı severek yapmaya başlayacaksınız. Fakat sevme konusunda acele etmeyin. Önce bir gün düzenli çalışmayı başarmak için uğraşın. Daha sonra bunu bir haftaya yaymaya çalışın. Bir kaç hafta boyunca düzenli çalışmayı aksatmadan yaparsanız artık ders çalışmak sizin için zevksiz bir uğraşı olmaktan çıkar. Ders çalışmayı istenmeyen bir davranış olarak algılamaktan ziyade onu gelecekteki hedeflerinize ulaşmak için yapılması gereken şartlardan birisi olarak görmelisiniz.


Fakat birçok öğrenci çalışma isteğinin ortaya çıkması için “İlham” bekler. Oysa “İlham” yapılması istenen davranışlar için gelir. İnsanlar yapmak istediklerini önce düşünürler. Bu düşünceler bilinçaltına atılır. Bilinçaltı otomatik bir pilot gibi devreye geçer. Biz diğer davranışlarla meşgul olurken o çözüm üzerine yoğunlaşır ve çözümü bulur. Böylece “İlham” ortaya çıkmış olur. Ders çalışmak istenen bir davranış olmadığı için ilham gelmesini beklemek yanlıştır. Öğrenci sabırla ilhamın gelmesini bekler, ilham inatla ortaya çıkmamak için uğraşır.

1-Ders çalışma isteğinin uyanması

2-Ders çalışmaya başlamak ve sürdürmek

3--Başarı

Birçok öğrencinin yanılgısı sürecin bu şekilde gerçekleşeceğini sanmasıdır. Bu yüzden çalışma isteği bir türlü uyanmaz. Çalışmaya isteksiz başlandığı için sık sık ara verilir. Hayallere dalınır. Öğrenci kendisini çalışmaya veremez. Bedensel olarak kitapların yanında olsa bile zihinsel olarak oralardan çok uzaklarda yaşar.


Vücudunuzu ders çalışmaya önce bedensel olarak hazırlamalısınız. İstenmeyen sıkıcı bir davranış gerçekleşmeden önce bacaklar dizlerden kırılmaya, sırt eğilmeye, omuzlar çökmeye ve vücut coşkulu halini kaybetmeye başlar. Vücuttaki canlılık yerini bıkkınlığa bırakır. Beyinde vücudun şekline göre davranışa duygusal boyut kazandırır. Bu beden duruşunda isteksizlik ön plana çıkar, öğrenci ders çalışmaya henüz başlamadan çalışma isteği kaybolur. Bu durumda çalışmaya başlasanız bile bir süre sonra isteksiz oluşunuzdan çalışmaya son verirsiniz. Vücudu coşkulu hale getirmeniz gerekir. Dik bir duruş, alınan birkaç derin nefes, biraz gülümseme bunu sağlayabilir. Bu durumda beyne yapılacak olan davranışa istekli olunduğu mesajı gider. Beyin gelen bu mesaja göre ders çalışma davranışına olumlu bir duygusal boyut kazandırır.


alıntı

Adem Durmuş

SORU SOR

KRONİK DEPRESYON , Distimi


kronik depresyonun belirtileri ve yapılması gerekenler

Bazı araştırmacılar tüm depresyonları biyolojik kökenli olduğunu ve beyindeki kimyasal maddelerin yetersizliğine bağlı olduğunu öne sürerlerken; bazıları da, düşünce sistemindeki psikolojik dengesizliğe dikkat çekmekteler.


APA (American Psychological Association) ya göre, distimi söyle tanımlanıyor;

Son iki senedir depresif ruh halinde olmak ve bunun yanı sıra aşağıdakilerin en az ikisinden yakınmak:

İştah azalması veya aşırı yemek

Sürekli yorgunluk durumu

Düşük benlik algısı (kendini değersiz hissetmek)

Uyku bozuklukları

Yoğun ümitsizlik duygusu

Yoğunlaşamama, kararsızlık


Distimik birey, genelde "hep böyle" hissettiğini söyler. Şiddetli semptomlar yoktur, dolayısıyla bu hastalık sinsi bir şekilde değişerek, distimik ruh durumu yasam biçimi haline dönüşür.

Bununla mücadele etmek için, geçmişten günümüze taşıdığınız kırgınlıklar ve küskünlüklerle barışmalı, geçmişte olanları affetmelisiniz. Böylece enerjinizi öfke balonuna yönlendirmeyip daha mutlu yaşam balonuna yönlendirebilirsiniz.

Mutsuzluğunuz ve sürekli yakınmalarınızla ilgi çekebilirsiniz ancak sonunda çevrenizdekiler sizden bıkacaklardır. Unutmayın gördüğünüz ilgi belki de yakınma davranışınızı kalıcı kılmaktadır. Kimse sizin hayatınızı iyileştirmeyecektir. Olumsuz düşünme alışkanlığınıza son vererek kıpırdanmalısın. Hiçbir şey yapmayarak sürekli yakınmaktansa "daha iyi olmak için ne yapabilirim" sorusuna cevap verin, alternatif üretin ve uygulayın.

Alıntı

MOTİVASYON


Motivasyon nasıl sağlanır? bir kişi nasıl motive edilir?
çocuğunuzu yada öğrencilerinizi nasıl daha iyi motive edebilirsiniz?
neden bazı insanların motivasyonu diğerlerine göre daha yüksek ve daha uzun sürelidir?


Sizi, bu yazıyı okumaya iten nedir?

Konuya olan merakınız; konu hakkında bilgilenme, çocuğunuza daha bilinçli yaklaşma, çocuğunuzun başarısını artırma isteğiniz… Daha birçok nedeniniz olabilir. Sizi, bu bülteni okumaya iten güç, aslında motivasyondur.

İnsanları; herhangi bir amaç için harekete geçirici, hareketi istenilen amaca yönlendirici ve onu devamlı kılıcı nitelikler taşıyan gücü “motivasyon” olarak tanımlayabiliriz.

Hepimiz, ihtiyaçlarımızı karşılama motivasyonuna sahibiz. Ancak, motivasyonumuz; başarabilme beklentimize, başarının bize sağlayacağı yarara ve fiziksel, duygusal, toplumsal ihtiyaçlarımızı karşılama düzeyine bağlıdır.

İhtiyaçlarımızı karşılamaya yönelik olarak harekete geçerken iki tür güç kaynağından söz edebiliriz:

1. İçsel Motivasyon: İhtiyaçlarımızı giderirken ilgi – yetenek - yeterlilik gibi kaynaklarımızı harekete geçirmemizdir.

2. Dışsal Motivasyon: Dışarıdan gelen ve onaylanma ya da cezalandırılma gibi unsurlarla harekete geçirilmemizdir.

Motivasyonumuz; ihtiyaçlarımızla ilişkili olarak bazen yükselir, ihtiyacımız giderildikten sonra düşebilir; ancak, hiçbir zaman tamamen ortadan kaybolmaz. Bir süre sonra ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara bağlı olarak sönmüş olan motivasyonumuz yeniden canlanır.


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE “MOTİVASYON”A BAKIŞ

Klasik motivasyon kuramcıları, motivasyon kaynağımızın içimizde olduğunu kabul ederek davranışlarımızın altında yatan psikolojik nedenler üzerine odaklanmışlardır. Bizleri, belirli şekilde davranmaya zorlayan, ihtiyaçlarımızı tatmin etmek doğrultusunda harekete geçiren gücün güdülerimiz olduğunu belirtmişlerdir.

Eski Yunan’a dek uzandığımızda, motivasyon kavramının temelinde hedonizm (hazcılık) prensibinin yattığını görmekteyiz. Bu prensip, en basit şekilde bireylerin acıdan kaçındıklarını ve hoşnutluk aradıklarını ortaya koymaktadır. Haz duyma ve hoşnutluk, kişinin bilinçli eylemlerinin temel ilkeleridir. Bunlar, insan davranışlarının temel açıklaması olarak görülmüştür. Daha sonra James, Freud ve Mcdougall gibi psikologlar; hedonizmin, davranışları açıklamada yetersiz olduğunu ileri sürerek bilinçaltımızı ve içgüdülerimizi de işin içine katmışlardır. Bireyin göstereceği davranışlar, geçmişteki davranışların olumlu ya da olumsuz sonuçlarına bağlı olacaktır. “Geçmişte ödüllendirilmiş davranışlar tekrarlanacak, cezalandırılmış davranışlardan ise sakınılacaktır.” tezinin üzerinde durmuşlardır. Geçmişten bugüne dek incelediğimiz zaman, günümüzde de en kabul gören kuramın Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi Kuramı” olduğunu görmekteyiz.


MASLOW’UN “İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİ”

Maslow; insanları, ihtiyaçlarının davranışlarına yön verdiği “sürekli isteyen” varlıklar olarak tanımlamış ve ihtiyaçların, karşılanıncaya dek davranışlarımızı etkilemeyi sürdüreceğinin üzerinde durmuştur. Maslow; ihtiyaçları, en temelden en ileri kademeye kadar hiyerarşik bir düzende gruplandırmıştır.

Bu gruplandırmaya göre alt kademelerde “yeme, içme, barınma, bir gruba ait olma” gibi ihtiyaçlar yer almaktadır. Üst kademelerde ise “ait olduğu grup tarafından saygı görme, yaşadığı çevre ile ilgili bilgilenme ve kendini gerçekleştirme” gibi ihtiyaçlar yer alır. Maslow, bu hiyerarşik yapıyla ilgili olarak alt kademede bulunan ihtiyaçların karşılanmadan üst kademedeki ihtiyaçların davranışı yönlendirmeyeceğini belirtmiştir.

Örnek vermek gerekirse; kişi, açlık-susuzluk gibi temel ihtiyaçlarını giderebilmeyi garantiye almadan, sosyal bir çevreye ait olmaya çalışmayacaktır. Tıpkı, Robinson Crusoe’un, adaya ilk düştüğünde parçalanan gemiden öncelikle birkaç yiyecek paketini kurtarması (fizyolojik), daha sonra da soğuktan ve yağmurdan korunacak, kapalı bir yer yapmasında olduğu gibi... Önce karnını doyurmayı daha sonra da güvenli bir yer yapmaya çalışırken Robinson’un ihtiyaçlarının bir sıra izlediğini görüyoruz.

“Cast Away” filminde de Tom Hanks, kendine adadaki meyve ve balıklardan yiyecek sağladıktan ve kendine güvenli bir yer yaptıktan sonra kargosundaki bir topa yüz çizerek insan haline getirip yalnız kalmaktan kurtulmaya çalışmıştır. Böylelikle de kendine yakın ve sevebileceği birini yaratmıştır. R. Crusoe da Cuma’ya yeni bir dil öğreterek, saygınlık ihtiyacını gidermiştir. Bu ihtiyaçlara Maslow, “varolma ihtiyaçları” demektedir. Tom Hanks ve Robinson Crusoe’un temel ihtiyaçlarını giderdikten sonra düştükleri adayı keşfe çıktıklarını (bilgilenme ihtiyacı) görüyoruz. Önce, bütün adayı tanıyarak, daha sonra da yaptıkları ilk güvenli yerden taşınıp çok daha güvenli ve konforlu bir yer yaparak, daha üst düzeydeki ihtiyaçlarını karşılamaya başlamışlardır. Hatta, her ikisinin de birer takvim yapmaları, rahatladıkları anda şarkı söylemeye başlamaları motivasyon ve ihtiyaçlar hiyerarşisi açısından dikkat çekicidir. Maslow, bu ihtiyaçlara da “gelişim ihtiyaçları” demiştir.


MOTİVASYON KAYNAKLARI

Motivasyonun ortaya çıkmasını, sürekliliğini ve düzeyini etkileyen faktörler olarak tanımlayabileceğimiz motivasyon kaynaklarını, içsel ve dışsal olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

İçsel kaynaklarda; kişi, davranışa yönelir yani motive olur. Örneğin; başarı ihtiyacı, araştırma merakı, güç elde etme ihtiyacı, açlık, susuzluk gibi durumlar içsel kaynaklardır.

Bunun yanında kişinin çevresinden kaynaklanan; okulda verilen notlar, kişiye verilen ödüller gibi durumlarda dışsal kaynaklar olarak tanımlanabilir. Kişinin motivasyon kaynakları duruma göre değişiklik gösterebilir.

Motivasyonun ortaya çıkmasında ve sürekliliğinde içsel kaynaklar, dışsal kaynaklara göre genellikle daha etkilidir. Kişinin bir şeyi yapmak için motive olabilmesinin ilk ve en temel koşulu, bunu bir ihtiyaç olarak görmesidir. Yani, söz konusu şeyin yapılması için dışarıdan söylenenler veya vaat edilen ödüller, kişinin ihtiyaç hissetmemesi durumunda bir yere kadar etkili olacaktır. Peki,


hangi durumlar kişinin motive olmasını sağlar, hangi durumlar motive olmasını engeller?

MOTİVASYONU TETİKLEYENLER

En önemli tetikleyiciler, kişinin içsel kaynaklarıdır. Bunlar; fizyolojik (açlık-susuzluk...) olabileceği gibi; arzu edilen sonuçlar elde etmek, acıdan kaçmak yada bireysel olarak belirlenen hedefleri gerçekleştirmek şeklinde de olabilir. Örneğin; bir öğrencinin kendi belirlediği bir hedefi gerçekleştirmeye çalışması için ortaya çıkan motivasyon, bir başkasının ondan beklediği bir hedefi gerçekleştirmeye çalışması için ortaya çıkan motivasyondan farklı olabilir.

Öğrenme; kişinin kendi değerlerini, isteklerini ve hedeflerini gerçekleştirmek için olursa, bu durum kişinin daha çok çalışmasını, çalışma davranışını daha tutarlı sürdürmesini ve daha iyi öğrenmesini sağlar. Yani, hedefe yönelik içsel nedenler motivasyonu tetikler.

Unutulmamalıdır ki, bir görevle karşılaştığımızda bunu bir değerlendirmeye tabii tutar ve hangi ihtiyacımızı karşılayıp karşılamadığını belirleriz. Sonuç, giderilmesini istediğimiz bir ihtiyacı karşılamaya yönelikse, gayret ederiz. Bu noktada şu söylenebilir; cezadan kaçmak, ödül almak gibi dışsal nedenler, yine kişiyi motive eder. Ancak, bu motivasyon içsel nedenlerin/ihtiyaçların sağladığı sürekliliği ve etkiyi göstermeyebilir.

Özgüveni yüksek olan kişiler, yeni bir işe başlamada kendilerini daha cesaretli hissedecekler ve buna bağlı olarak motivasyonları yüksek olacaktır.

Gerçekçi hedefler koymak ve olumlu düşünebilmek motivasyonu tetikleyecektir.

Bunun yanında; başarısızlığı, kişiliğin bir göstergesi olarak değil, bir öğrenme deneyimi olarak algılayabilmek, alınan sonuçlardan öte, gayret etmenin öneminin farkına varabilmek motivasyonun sürekli olmasında etkili olacaktır.

Yapılamayanlardan öte yapılabilenlere odaklanmak; örneğin, çocuğumuzun bir sınavdan 60 alması durumunda, “zayıf not” almış olmasına değil, ona 60 puanlık bir bilgi birikimine sahip olduğunu düşündürerek, notunu yükseltmek için nasıl bir çaba sarf etmesi ve hangi yolları kullanabileceğine karar vermesi gibi bir yöntemi takip etmek de motivasyonunun devam etmesinde yada artmasında etkili olacaktır.


MOTİVASYONU ENGELLEYENLER

Aşağıda belirtilen çeşitli etkenler, genellikle motivasyonu engelleyici rol oynamaktadır:

Çeşitli kaygılar; başaramama, eleştirilme, risk alma, kendine olan güveni yitirme, başarısızlık durumunda ikinci bir şansa sahip olamama düşüncesi... Örneğin; bir öğrencinin, sınavdan yüksek not alamadığında çevreden eleştiri alacağına yönelik kaygı duyması, çalışmaya yönelmesine engel olabilir.

Yine, aynı şekilde, öğrencinin bir sınavı hayatında dönüm noktası olarak görmesi ve bu sınavı başaramaması halinde, ileriye dönük hiçbir planını gerçekleştirememe kaygısını yaşaması da çalışmasına engel olabilir.

Yani, aşırı kaygı da motivasyonu düşürebilir.

Kaygıların yanı sıra, duruma yönelik yapılan hatalı atıflar da motivasyonu engelleyici olabilmektedir. Hatalı atıflar, bireyin “Davranışlarımı kontrol edemem, bu nedenle çaba sarf etmem yada yeni yöntemler geliştirmem işe yaramaz.” şeklinde bir inanç geliştirmesine neden olur.

Örneğin; öğrencinin “Derslerim çok ağır.”, “Ben akıllı değilim.”, “Öğretmen çok sıkıcı.”, “Çalışmaya vaktim yok.” gibi atıflarda bulunması, bir süre sonra düşük performansı için bahane halini alır ve çalışmaya yönelmesini engeller.

Yani, kişinin başarısızlığına yönelik bulduğu bu tip nedenler motivasyonu ketleyicidir. Düşük performansı, ellerinden gelmeyen nedenlere bağlayan kişiler, kendilerini geliştirmek ve tekrar denemek için istek duymazlar.

Hatalı atıfların ve kaygıların oluşumunda, kişiye çevresi tarafından verilen geri bildirimlerin önemi büyüktür. Bir öğrenci, aldığı notların yeterli olmadığına dair eleştiri alması durumunda, çalışmasını bir yere kadar sürdürebilir. Ancak, eleştirilerin sürekli hale gelmesi, öğrencide “Ne yaparsam yapayım, beğenilmiyor.”, “Ben hiçbir şey beceremem. O halde uğraşmamın bir anlamı yok.” şeklinde hatalı atıflar oluşmasına neden olabilir. Bu da çalışmaya yönelik motivasyonunun oluşmasına engel olabilir.


İÇSEL MOTİVASYONU GELİŞTİRMEK

Şu ana kadar üzerinde durduğumuz konularda içsel motivasyonun, dışsal motivasyona göre çok daha etkin ve sürekli olduğunu vurguladık.


Peki, çocuğunuzun içsel motivasyonunu geliştirmek için neler yapabilirsiniz?

Bunun için;

Kendi yaşamına hakim olması için ona fırsatlar vermek,

İstikrarlı çabalarına değer vermek,

Her davranışının bir amaca hizmet ettiğini fark ettirmek,

Başarısızlıkla yüzleşip üstesinden gelebilme gücü vermek ve bunun önemini öğretmek gerekir.


Kendi yaşamına hâkim olması için ona fırsatlar vermek: Psikolog Martin Seligman’a göre; beklentilerimizi yansıtmanın en iyi yolu, çocuklarımıza yaşamlarına hakim olmaları için fırsatlar sağlamaktır. Her hareketimiz engellendiğinde veya her hareketimize müdahale edildiğinde motivasyonsuz; hatta depresif hale gelebileceğimizi vurgulayan Seligman, çocuklara kendi cevaplarını arama veya yeni oyun alabilmek için para biriktirme gibi hakimiyet deneyimleri yaşatmanın, onların özgüvenlerini güçlendirdiğine inanıyor. Bunun için çocuğunuzun sorduğu bir soruya hemen cevap vermek yerine, onu araştırmaya yönlendirebilir yada yeni bir bilgisayar oyunu istediğinde harçlıklarıyla almaya teşvik edebilirsiniz. Bu ve buna benzer yaklaşımlar, kendi kararlarına güvenmeyi öğrenmesini sağlayacaktır. Kendi kararlarını alabilme, kendi yararı için hareket etme gibi duyguların aşılandığı ortamda yetişen çocukların, içsel motivasyonunun yüksek olduğu görülmüştür.


Çocuklarımıza çok şey verip az şey isteme eğilimimiz son yıllarda gittikçe artmakta, bu da içsel motivasyonun gelişmesini engellemektedir.

Hatta; çoğu aile, çocukları istemeden veya ihtiyaç hissetmeden birçok şeyi onlara hazır bir biçimde sunmaktadır.

Aslında; onlardan kendi başlarına daha çok şey yapmalarını beklemek ve bunun için fırsatlar vermek, herhangi bir konuda başarma gücünün olduğunu onlara hissettirmek başlı başına motive edici olacaktır.


İstikrarlı çabalarına değer vermek: Çocuklarımızı yaptıkları işlerde nasıl ödüllendirdiğimizi gözden geçirmeliyiz. Övgü ve ödüller, kendilerine zor gelen şeyleri yapmaları için çocukları motive eder. Ancak, verilen övgü ve ödüller, aşırıya kaçtığında anlamsızlaşıp değerini kaybedebilir ve çocuk sadece ödül kazanma yoluna gidebilir.

İstikrarlı çabalarına değer vermek, ödül ve övgüleri yerinde ve dozunda kullanmak içsel motivasyon gelişimine önemli katkılar sağlar.

Övgüleri sonuç odaklı yapmaktan çok, çabasını övmek; her zaman için onu daha çok motive edecektir. “Çok güzel yazmışsın.” yerine, “Çok titiz ve dikkatle çalıştığını görüyorum.” veya “Çok güzel bir resim.” yerine “Renkleri ne kadar güzel kullanmışsın.” demek, daha yerinde ve anlamlı olacaktır.

Övgüde bulunurken hiç unutulmaması gereken bir nokta da övgülerin gerçekçi ve abartısız olmasıdır.

Her davranışının bir amaca hizmet ettiğini fark ettirme: Çocuğun, yaptığı davranışların hangi amaca hizmet ettiğini bilmesi veya fark etmesi önemlidir. Yaptığı davranışların sonunda neler elde edeceğini veya neler kaybedeceğini konuşmak ve hatta gerekiyorsa, sonuçlarını yaşayıp deneyimlemesini sağlamak önemlidir.

Yine, çocuğunuzun performansı üzerindeki denetimini artırmasına yönelik olarak, ona hedef belirlemeyi ve hedef yönetimini öğretmek yararlı olacaktır. Bir hafta içinde teslim etmesi gereken bir projesi varsa; projeye yönelik bir hedef, bu hedefe dönük alt hedefler ve hedefi gerçekleştirmeye yönelik bir çalışma programı hazırlaması konusunda ona yol gösterebilirsiniz.

Bir işi parçalara bölmenin, zor işleri başarıyla tamamlamayı kolaylaştırıcı, zamanı planlamayı sağlayıcı etkisini de göz önünde bulundurarak, çocuğunuzu bu şekilde çalışmaya teşvik edebilirsiniz.

Unutulmamalı ki; bir işi parçalara bölmek, önemli bir zaman yönetimi ve çoğu kişinin kendi kendini motive etmesini sağlayan bir yöntemdir.

Başarısızlıkla yüzleşip üstesinden gelebilme gücü vermek ve bunun önemini öğretmek: Anne babalar olarak, çocuğunuzun başarısızlıklarından siz ne kadar korkarsanız, onlar da kendi başarısızlıklarından o derece korkar ve yüzleşmek istemezler. Çocuklarınızın; başarısızlıklarını birer hayat tecrübesi olarak görmeleri konusunda yönlendirici olmak, başarısızlıklarıyla yüzleşip üstesinden gelmelerinin önemini öğretmek, içsel motivasyonun gelişimini destekleyici bir unsurdur.

Son olarak, çocuklarımızla birlikte öğrenmenin önemini vurgulayan etkinliklerde bulunmak, onun öğrenmeye olan motivasyonunu artırıcı bir etkendir. Öğrenmenin önemini yansıtan etkinliklerden birkaç tane sıralamak gerekirse; tüm aile üyelerinin kitap okudukları “okuma saati”nin olması, sözel ve mantıksal yetenekleri geliştiren Scrabble oyununun oynanması, gazetede okunan günlük olayları tartışmak, dergilere abone olmak gibi paylaşımları sayabiliriz.


Kısa Kısa....

Geleceği gözünde canlandırmasını sağlayın!

Çocuklarımızın gözlerini kapatarak gelecekte kendilerini nasıl ve nerede görmek istediklerini hayal etmelerini isteyin, sonra da paylaşım yapın.

Hedefini kâğıda yazmasını sağlayın!

Hedefi bir kâğıda yazarak, hedefinin somutlaşmasını sağlayın.

Hedefleri için aksiyon planı hazırlamasını önerin!

Hedeflerin bir bölümü için adım adım neler yapması gerektiğine yönelik bir plan hazırlaması için teşvik edin.

İlerlemesini görün!

Çalışmalarındaki ilerlemelerini görün. Hedeflerine ulaştığında yada küçük de olsa bir adım attığında takdir edin.

Çocuğunuzun kendine model aldığı kişilere dikkat edin!

Kendisinden bir şeyler öğrenebileceği kişiyi model seçmesi konusunda onu destekleyin.

Başarı hikâyeleri okumasını sağlayın!

İlham verecek, motive edecek ve harekete geçirecek başarı hikâyeleri okuyun veya okumasını sağlayın.

Pozitif kelimeler kullanmasına destek olun!

Günlük konuşmalarında “Bunu başarabilirim.” ya da “Bir çözüm buluruz.” gibi olumlu cümleler kurmasına dikkat edin. (Siz de pozitif cümleler kurun!)

Doğru arkadaşlıklar seçmesi konusunda destekleyin!

Birlikte zaman geçirdiğimiz insanlar çoğu zaman bizim tutumumuzu etkileyebilir. Arkadaşlarının genel olarak tutumlarını gözden geçirmesini (eleştirmeden) destekleyin.

Pozitif motivasyonu ilke edinin!

Bir işin kendisi; bir eğlence, başarı, tatmin, olgunluk, özerklik yada bağımsızlık duygusu yaşatıyorsa, o işi zevk için yapma ihtimalinin yüksek olacağını unutmayın.

Ara vermesini sağlayın!

Kendisine zaman ayırmasına, kendisini geliştirmesine ve kendisini objektif bir gözle değerlendirmesine fırsatlar verin.

alıntı

SORU SOR

KAYNAKÇA

Shapiro, Lawrence. Yüksek EQ’lu Bir Çocuk Yetiştirmek, İstanbul: Varlık Yayınları, 1999.

Bluesteın, Dr.Jane. Anababaların Yapması ve Yapmaması Gerekenler, Ankara: hyb yayınları, 2000.

Taştan, Seçil. Motivasyon ve İş Yaşamına Etkileri, Ocak 2004.

Dölek, Nevin - Motivayona Farklı Yaklaşımlar Seminer Notları, Ağustos 2005.

Aktan, Prof. Dr. Can. 2000’li Yıllarda Yeni Yönetim Teknikleri

www.kigem.com

17 Mayıs 2009

Unutkanlığı azaltmak ve önlemek için, güçlü bir hafıza için yapılması gerekenler


Güçlü hafıza için 11 öneri

Unutkanlık herkesin en büyük düşmanlarından biri. Aklımızı daha iyi kullanmak ve unutkanlığı azaltmak elimizde.

Nasıl mı?

Unutkanlık sorunu, yaşlanan insanın en önemli korkularındandır. Özellikle 50'li yaşlar sonrasında ufak tefek unutkanlıklar ile ciddi bellek sorunları birbirine karıştırılır.

Orta yaşlıların nerdeyse yarısı kendilerinde bir bellek kaybı sorununun başladığını zanneder. Hemen belirtelim! Bunların çoğu küçük ve hös unutkanlıklardır. Hayati tatlandıran ve keyif katanlar biraz da bu nükteli olaylardır!

Belleği güçlü tutmanın pek çok püf noktası, uyulması gereken çok sayıda kuralı var. Harvard Tıp Okulu öğretim üyesi Dr. Horon P. Nelson zinde bir beyne sahip olmanın temel kurallarını söyle sıralıyor:

*Hipertansiyonu ve kolesterol yüksekliği sorununu önleyin ya da kontrol altına alın.

Kalbiniz için kötü olanın beyniniz için de kötü olduğunu unutmayın.

*Alkolü ‘bırakın’.
Alkol kullanması beyin hücrelerini tahrip etmektedir.

* İyi ve kaliteli uyku uyuyun.

İyi bir uyku için ortalama 8 saat gerekir. Kaliteli uyku beynin yeni öğrenilenleri pekiştirmesini sağlar. Öğrenilmiş bilgilerin pekiştirilmesinin uzun süreli belleğin en önemli desteği olduğu biliniyor.

*Stresinizi iyi yönetin.

Ölçülü ve kontrollü stres dikkati yoğunlaştırmakta, odaklanmayı arttırmaktadır. Kontrolsüz, uzun süreli ve aşırı stres ise dikkati sürdürme kapasitesini yok etmekte, unutkanlığı tetiklemekte, kortizon hormonunu yükselterek beynin bellek için önemli bölümlerinde hasar geliştirmektedir.

*Yeni şeyler öğrenmeye devam edin.

Her yeni bilgi ve beceri birer bellek egzersizidir. Yeni sporlar, hobiler, araştırma alanları, heyecanlı ve zevkli problemler, ezberlenen yeni şiirler ve yeni diller beyniniz için en güçlü vitaminlerdir.

*Tembelliği bırakın.

Zihinsel faaliyetlerinizi sınırlamayın. Özellikle televizyon seyretmek gibi pasif faaliyetleri azaltın. Televizyon karsısında geçirdiğiniz saatler sadece bedensel değil, ruhsal sağlığınızı da kötü yönde etkiler.

*Her gün egzersiz yapın.

Günde 30–45 dakika, haftada en az 4 gün yürümeye, iş saatlerinde daha çok aktif olmaya, kısa mesafelerde taşıt kullanmamaya çalısın. Özellikle yürümenin beyin sağlığı ve yeniden yapılanma sürecini olumlu yönde etkilediğini gösteren çok sayıda kanıt var. Beynin yeni yetenekler kazanabilmesi beyin hücreleri arasında güçlü ve yoğun yeni bağlantılar oluşturabilmesinin başlıca desteklerinden biri de düzenli ve ılımlı egzersizlerdir. Bizim önerimiz fırsat buldukça yürümenizdir.

*Kullandığınız ilaçları yeniden gözden geçirin.

Özellikle beyni etkileyen ilaçları doktor önerisi olmadan kullanmayın. Depresyon giderici, uyku verici, ruhsal gevşetici ilaçlara komşu, eş dost tavsiyeleri ile başlamayın.

*Reçetesiz satılan ilaçları rasgele yutmayın.

Doğal ya da zararsız diye kullanabileceğiniz bitkisel ürünlerin (valerianlar), besin desteklerinin (melatonin) ve diğerlerinin (hüperzin, Sem'e) beyin hücrelerinizi üzebileceğini, zihinsel fonksiyonları bozabileceğini unutmayın. Antihistamik- antialerjik ilaçları özellikle alüminyum içeren antiasitleri ve uyku kolaylaştırıcıları doktorunuzla konuşmadan uzun süre kullanmayın.

*Vitaminlerden yararlanın.

E ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerin, selenyum gibi serbest radikal avcısı minerallerin hücreleri oksitlenmekten koruyan güçlerinden faydalanabilirsiniz. Yeteri kadar B vitamini, özellikle B12 vitamini aldığınızdan emin olun. Dengesiz bir beslenmenin de yaşlılıkta vitamin eksikliğine yol açabileceğini hatırlayın.

*Hayata bağlı kalın.

Hayatınıza önem katan bağları iyice sıkılaştırın. Huzurunuzu koruma ve güçlendirmeye bakın. Aileniz, dostlarınız, işiniz, hemşerilik ve vatandaşlık bağlarınıza, inançlarınıza daha sıkı sarılın, insanlarla daha sık birlikte olmaya, aileniz ve arkadaşlarınızla olumlu ilişkiler kurmaya ve sosyal aktivitenizi çoğaltmaya çalısın. İyi sosyal ilişkileri olan yaşlılarda bellek fonksiyonları bozulmuyor. Sosyal ilişkiler bir taraftan zihinsel egzersizleri yoğunlaştırıyor, diğer taraftan çeşitli olayların ruhsal travmalarını hafifletmeye yardımcı oluyor.

Hürriyet.com

YORUM YAZ

SORU ALINMAMAKTADIR...

LÜTFEN SORU SORMAYINIZ...
YAPILAN ÖNERİ VE DEĞERLENDİRMELER İLGİLİ SINAV KILAVUZLARI KAPSAMINDA YAPILMAKTADIR. ESAS OLAN İLGİLİ KILAVUZDA YAZILI OLANLARDIR.